Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Çok Önemli Olaylar - 2. Bölüm

Ve Biterken... “ Başladım yürümeye; bir de baktım yine baştayım, baştayım .” Mavi Sakal Ask erlik yapmak gerçekten kötü bir şey. Askere gelen hemen herkesten benzeri şeyler duyarsınız. Bir genelleme yapacak olursak, “askerlik yapmak insanları askerlikten soğutuyor” diyebiliriz sanırım. Ama bu anti-militarist olmak gibi bir soğuma değil. Kimsenin askerliğin temel felsefesinden soğuduğu yok tabii ki, bu öyle bir askere gelmekle olacak iş değil. Hasan Abim, “Türk milleti askerliği sever, askeri değil” derdi. Tam da böyle durum. Sadece buradaki disiplin, işlerin verimsiz işlemesi, özgürlüklerin kısıtlanması, komutanların karılarından yedikleri fırçayı bile askerlerden çıkarabilmesi, -soğan soymak, tuğla taşımak, yerleri süpürmek gibi- askerlik yapmak dışında sayılan işlerle zamanın çoğunun geçmesi gibi şeylerden soğuyor insanlar. Yoksa adam gibi askerlik yapsalar – yani dağa çıkıp çatışsalar – askerliği sevecekler. Ben adam gibi askerlik yapsam da askerliği sevmezdim, ama daha önce...

Çok Önemli Olaylar - 1. Bölüm

Askerlik hep çok uzak bir yerdi. Nasıl olsa bir ara yurt dışına gidip orada üç sene çalışırdım. Olmadı master doktora filan yapacaktım; onları da yapınca yaş 35 olacaktı… Nerdeyse birden anlayıverdim sonradan, benim gibi yaşayınca askerlikten kaçamıyormuşsun. Ve hayatımda yeni olan hemen hiçbir şey yaşamadığım çok önemli olaylar böylece başladı… Askerlik Öncesi Dönem “Her Türk asker doğar.” Yohanna 11. emir İstanbul’daki evi paketledim, üç eşit parçaya ayırıp arkadaşlarıma bıraktım. Derken Ordu’ya (şehir olan) doğru yollandım. Uzun süredir pek tatil yapmadığımdan ve stresli sayılabilecek çalışma hayatımdan olsa gerek, Big Lebowsky beni etkisi altına aldı. White Russian yapmayı öğrenip hemen her gün içmeye başladım. (Ordu’da kahve likörü bulamadığımdan, kremalı türk kahvesi likörü kullandım, yalan söylemeyeyim şimdi.) Kısacası, öyle yayıp yatıyordum, desem, çok iyi bir tanım yapmış olurum. Hiçbir şey yapmamayı ne kadar özlemişim. Söz konusu askerlik olunca, hayatım bo...

Şiiri çok sevip şairi sevmeden - Mazot

İsmet Özel'den, buyrunuz. Mazot Ağlamadan dillerim dolaşmadan yumruğum çözülmeden gecenin karşısında şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı üzerime yüreğimden başka muska takmadan konuşmak istiyorum. Şehre neden esmer ve dölek yüzümle döndüm dağlardan kar vakti tarlaları kımıldatan soluğum niyedir sarmalasın vites dişlilerini defneler, nakışlar yok alnıma neden. Ağlamadan etimin iğneli beşiklerde bıraktığı izlere aldırmadan o mavi korularda ve dibektaşlarında bırakıp sözlerimin kalıntılarını açıkça konuşmak istiyorum. Besbelli ki leşler koruyor şehrin bedenlerini göğsünün kafesinde yalnızca pasak biliyorsun korkutulmuş bir kızın yüreğinden fışkıran beyaz güvercinleri sabahın köründe kalkan tirenlerdeki nefret her gün aynı kalafat yerine çekilmenin nefreti bunları bütün bunları biliyorsun dağlardan dönüyorsun o sağır yamaçlardan çevik bacaklarını getiriyorsun, ne çiçek ne de ninni boz şayaktan poturun dağlarda ne güzeldi şehre varınca artık meşin...

Bay Sommer'le Çocuk Bayramı

İ ş yaşamına başladıktan sonra değişen pek çok şeyden biri de kitaplara olan yaklaşımım oldu. Daha az kitap okumaktan bahsetmiyorum; kitaplara bakışımın değişmesinden bahsediyorum. Eskiden kitap okumayı içten içe bir zorunluluk olarak değerlendirirdim. (Bunu yeni yeni anlıyorum.) Şimdiyse tamamen eğlenmek için okuyorum. Kafa boşaltmak için thriller okumaya bile başladım.   Bugün tatil sayesindeki boş zamanımda canım güzel bir kitap çekti. Kendi kitaplarımı okumak istemedim. Yan odaya gittiğimde Selim’le Aykut elime Patrick Süskind’in Bay Sommer’in Öyküsü diye bir kitabını tutuşturdu. Odama geçtim ve nerdeyse bir nefeste okudum. Kitap oldukça kısa, o yüzden çabuk okunabiliyor. Tabi bir nefeste okuyabilmek için sevmek de gerekiyor. Kitabın girişine bayıldım, şöyle başlamış yazar: “ Daha ağaca çıktığım yaşlardaydı – çok, çok zaman geçti aradan, nice yıllar, on yıllar; boyum bir metrenin azıcık üstündeydi, yirmi sekiz numara ayakkabı giyiyordum ve uçacak kadar hafiftim – hayır,...

Sonbahar

Yeni yılın ilk günü, trafiksiz yollarda Taksim’e kolayca ulaşıp güzel bir çorba içtikten sonra, vizyondan çıkmadan önce Sonbahar’a gidebildim. Böyle filmleri görünce ve Türkiye’de çekildiğini bilince mutlu oluyorum. Birkaç hafta önce,   beğenirim umuduyla Issız Adam’a gitmiş ve sinir olmuştum. Bir sürü klişeyi arka arkaya koyunca ne bir senaryo ne de bir film oluyor. Filmin kötü olmasında da bir sorun yok, ama yönetmenin tamamen duygu sömürüsü üzerinden gitmesi, bir daha bir Çağan Irmak filmine gitmeyeceğimi garantiledi. Sonra Beyaz Melek’i aldım, bu sefer gündemi takip edebilmek için. Yorum yapmaya bile değecek bir film değil. Alakasız bir kovalamaca sahnesiyle başlayıp yine sömürü üzerinden kurgulanmış bir film. Çok sinemaya gidemiyorum İstanbul’da, ama yeni yıla bir filmle başlamak oldukça keyifli oldu. Hele bu film bir de uzun zamandır izlediğim en güzel film olunca. Filme başlarkenki otobüs yolculuğu ve kahramanın otobüsten kıyıya vuran dalgaları izlemesi oldukça tanıdık bir gör...

Bir konser üzerinden kısa müzik tarihim: Eski açık Metallica desene…

Orta okuldayken adını ilk defa duyduğum, ön sırada oturan saçları her zaman hepimizden uzun arkadaşımın kafasını sıraya vurarak dinlediği bir grup vardı. Çocukla pek hoşlaşmazdım, dolayısıyla Metallica’yla da. Daha az eğitilmiştim ama daha nesnel değildim vallahi. Sonra liseye büyük şehre gittim, Türkiye’nin her yerinden ve bolca İzmir’den insanların olduğu bir yatılı okulda ikamet etmenin verdiği kültürel zenginliklerden biri de, karşı odamdaki gri renkli ve tek kasetçalarlı bir teypte duyduğum “Nothing Else Matters” idi. Sözlerini çok anlamadım, ama melodi ilgimi çekmiş ki usulca odaya dalıverdim. Elimde sütümle bir miktar şarkıyı dinledikten sonra arkasından “Unforgiven” geldi. Vay anasını dedim, bu da ne ola ki? Ön yargılarım biraz kırılmıştı. Ordu’dayken yabancı müzik dinleyeceğim diye doldurttuğum ya da arkadaşlarımdan çektiğim karışık kasetlerdeki kadar biliyordum yabancı müziği. Bir de bir ara, yine o gri renkli teybin bizim evde olanından TRT3 olması kuvvetle mu...