Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bay Sommer'le Çocuk Bayramı

İ ş yaşamına başladıktan sonra değişen pek çok şeyden biri de kitaplara olan yaklaşımım oldu. Daha az kitap okumaktan bahsetmiyorum; kitaplara bakışımın değişmesinden bahsediyorum. Eskiden kitap okumayı içten içe bir zorunluluk olarak değerlendirirdim. (Bunu yeni yeni anlıyorum.) Şimdiyse tamamen eğlenmek için okuyorum. Kafa boşaltmak için thriller okumaya bile başladım.   Bugün tatil sayesindeki boş zamanımda canım güzel bir kitap çekti. Kendi kitaplarımı okumak istemedim. Yan odaya gittiğimde Selim’le Aykut elime Patrick Süskind’in Bay Sommer’in Öyküsü diye bir kitabını tutuşturdu. Odama geçtim ve nerdeyse bir nefeste okudum. Kitap oldukça kısa, o yüzden çabuk okunabiliyor. Tabi bir nefeste okuyabilmek için sevmek de gerekiyor. Kitabın girişine bayıldım, şöyle başlamış yazar: “ Daha ağaca çıktığım yaşlardaydı – çok, çok zaman geçti aradan, nice yıllar, on yıllar; boyum bir metrenin azıcık üstündeydi, yirmi sekiz numara ayakkabı giyiyordum ve uçacak kadar hafiftim – hayır,...

Sonbahar

Yeni yılın ilk günü, trafiksiz yollarda Taksim’e kolayca ulaşıp güzel bir çorba içtikten sonra, vizyondan çıkmadan önce Sonbahar’a gidebildim. Böyle filmleri görünce ve Türkiye’de çekildiğini bilince mutlu oluyorum. Birkaç hafta önce,   beğenirim umuduyla Issız Adam’a gitmiş ve sinir olmuştum. Bir sürü klişeyi arka arkaya koyunca ne bir senaryo ne de bir film oluyor. Filmin kötü olmasında da bir sorun yok, ama yönetmenin tamamen duygu sömürüsü üzerinden gitmesi, bir daha bir Çağan Irmak filmine gitmeyeceğimi garantiledi. Sonra Beyaz Melek’i aldım, bu sefer gündemi takip edebilmek için. Yorum yapmaya bile değecek bir film değil. Alakasız bir kovalamaca sahnesiyle başlayıp yine sömürü üzerinden kurgulanmış bir film. Çok sinemaya gidemiyorum İstanbul’da, ama yeni yıla bir filmle başlamak oldukça keyifli oldu. Hele bu film bir de uzun zamandır izlediğim en güzel film olunca. Filme başlarkenki otobüs yolculuğu ve kahramanın otobüsten kıyıya vuran dalgaları izlemesi oldukça tanıdık bir gör...

Bir konser üzerinden kısa müzik tarihim: Eski açık Metallica desene…

Orta okuldayken adını ilk defa duyduğum, ön sırada oturan saçları her zaman hepimizden uzun arkadaşımın kafasını sıraya vurarak dinlediği bir grup vardı. Çocukla pek hoşlaşmazdım, dolayısıyla Metallica’yla da. Daha az eğitilmiştim ama daha nesnel değildim vallahi. Sonra liseye büyük şehre gittim, Türkiye’nin her yerinden ve bolca İzmir’den insanların olduğu bir yatılı okulda ikamet etmenin verdiği kültürel zenginliklerden biri de, karşı odamdaki gri renkli ve tek kasetçalarlı bir teypte duyduğum “Nothing Else Matters” idi. Sözlerini çok anlamadım, ama melodi ilgimi çekmiş ki usulca odaya dalıverdim. Elimde sütümle bir miktar şarkıyı dinledikten sonra arkasından “Unforgiven” geldi. Vay anasını dedim, bu da ne ola ki? Ön yargılarım biraz kırılmıştı. Ordu’dayken yabancı müzik dinleyeceğim diye doldurttuğum ya da arkadaşlarımdan çektiğim karışık kasetlerdeki kadar biliyordum yabancı müziği. Bir de bir ara, yine o gri renkli teybin bizim evde olanından TRT3 olması kuvvetle mu...

Yalınlık ve Mesaj (Dört film üzerinden bakış)

Filmlerin amacı, şu anki durumu üzerine, haddimi aşacağını düşündüğümden çok laf etmiycem. Kısa bir bakışla, belli bir sorunu eleştirmiş dört film üzerine konuşucam. Lise yıllarımda bol miktarda şiir okurken, yolum, doğal olarak, bir yerde Ahmed Arif’le kesişmişti. Onun şiirlerini neden bu kadar çok sevdiğimi anlamam biraz zaman aldı. Önceleri delikanlı üslubunun, içimdeki, o yıllarda popüler olan deliyüreği uyandırdığını düşünmüştüm. Antolojilerle uğraşıp şairlerle ilgili yazılardan da kopya çekince, yalınlığın ne kadar çekici olduğunu farkettim. Hotel Ruanda (Hotel Rwanda)’yı izlemeden önce kime sorsam ‘çok güzel film’ dedi. (Malumdur ki filml er hakkındaki eleştirilerimiz ‘çok güzel, ben beğendim, bence sinemaya gitmeye değmez’ gibi kısa cümleciklerle sınırlı genelde.) Sanırım, Belçikalıların bir halkı nasıl böldüğünü ve sonrasındaki olayları ibretle izlemek, hepimizde olduğu gibi, insani bir eleştirellik katıyordu bir süreliğine. Bu bakış açısını kazanmak -kısa süreli farkındalık- ...

Hatıralar Üzerine

İnsan hayatı boyunca pek çok tecrübe yaşar. Bu tecrübelerin akılda yer edenlerine hatıra diyelim. Hatıralar iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. Ama genel olarak hatıra “iyi hatıra” ile özdeştir. İnsanın hatıralarına bakıp “of”, “hey gidi”, “ulan be” gibi ünlemler kullanması genelde ergenlik çağı sonlarına doğru sıklaşır. Hayat boyu artarak devam etmesi kişinin kötümserliği olarak yorumlanabilir. Çünkü bir ademoğlu, sürekli hatıra tazeleme eğilimindeyse gününü yeterince renkli yaşayamıyordur. Benzeri bir şekilde, eğer bir insan hatıralarını düşünme eğilimindeyse, o kişinin zamanı daha renksiz vuku bulur. Yani hatıraların dozunu ayarlamadaki beceri hayatı net şekilde etkilemektedir. Paralel mantıkla sürekli albümlere bakmanın, yıllık okumanın, eski arkadaşlarla anı tazelemenin, daha çok, zararı vardır. Bir insan; “Gün içinde yaşadıklarına beyin yorduğu süre” önermesini gerçekliyorsa, pekala intihar edebilir. (Bir calculus sınavı öncesi, 2002) Ek: Daha sonra benzer bir temanın, Friedm...

Babaannem, dedem ve lacivert spor ayakkabılarım

“Bir insanın entelektüel olabilmesi için üç üniversite bitirmesi gereklidir, yalnız bunlardan birisini dedesi, birisini babası, birisini de kendi bitirecek.” diye bir söz duymuştum. Entelektüelliğin ne olduğunu anlamaya çalıştığım zamanlardı; daha sonra ise umursamadım. Önce babamı düşündüm, durumu fena değildi; adam koskoca 'doktor bey', her ne kadar köyde büyümüş olması onu üniversiteli ortalamadan ayırsa da. Dedemi düşününceyse iş değişti. Beni her gördüğünde şirin şirin gülen, köyün bıraksanız hepsinin kendisine ait olduğunu iddia edecek kadar hayalci(!) ve yüzünün başka yerinde sakal çıkmadığı için, tıraş olmadığı zamanlarda köyde top sakallı gezen şen bir entel. Büyüklerle ilişkiler konu olduğunda, saygıda az kusur eden iyi bir çocuk olduğumu düşünürüm hep. Bir ara dedemin babaannemi annesinin evine kadar döverek götürdüğünü öğrenince dedeme sinirlenip köye inadına 3 ay gitmemem dışında. Allah'tan tarih öğretmenim Osmanlıların Doğu Anadolu'da öldürdüğü b...

Baslangic

Boyle seylere baslayan insanlarin (blog olusturmak gibi) hep geceleri basladigini, ya da geceleri baslamaya karar verdiklerini dusunurum. Ben de oyle yaptim.