kepçeoğlan

Nisan 22, 2006

Yalınlık ve Mesaj (Dört film üzerinden bakış)

Filmlerin amacı, şu anki durumu üzerine, haddimi aşacağını düşündüğümden çok laf etmiycem. Kısa bir bakışla, belli bir sorunu eleştirmiş dört film üzerine konuşucam.

Lise yıllarımda bol miktarda şiir okurken, yolum, doğal olarak, bir yerde Ahmed Arif’le kesişmişti. Onun şiirlerini neden bu kadar çok sevdiğimi anlamam biraz zaman aldı. Önceleri delikanlı üslubunun, içimdeki, o yıllarda popüler olan deliyüreği uyandırdığını düşünmüştüm. Antolojilerle uğraşıp şairlerle ilgili yazılardan da kopya çekince, yalınlığın ne kadar çekici olduğunu farkettim.

Hotel Ruanda (Hotel Rwanda)’yı izlemeden önce kime sorsam ‘çok güzel film’ dedi. (Malumdur ki filmler hakkındaki eleştirilerimiz ‘çok güzel, ben beğendim, bence sinemaya gitmeye değmez’ gibi kısa cümleciklerle sınırlı genelde.) Sanırım, Belçikalıların bir halkı nasıl böldüğünü ve sonrasındaki olayları ibretle izlemek, hepimizde olduğu gibi, insani bir eleştirellik katıyordu bir süreliğine. Bu bakış açısını kazanmak -kısa süreli farkındalık- bir nevi rahatlama, ‘iyi insan’ olma duygusunu sağlıyordu.

Ben filmi beğenmedim. Çünkü filmde her türlü ayıp izleyicinin gözünün içine sokuluyor. Olduğu gibi değil, abartarak aktardıklarını düşünüyorum. Bu abartma havası, olayların ciddiyetini farketmemi engellemediyse de, filmle duygusal bir bağ kurmamı engelledi.

Benzeri bir savaş durumu Benini’nin ‘Kar ve Kaplan’ (La Tigre et la Neve) filminde de işleniyor. Orada da şaşkın bir aşık karısını kurtarmaya çalışırken verilen mesajlar hep arka planda. Örneğin kahramanımız Attilio Irak’ta bombaların arasındayken, ona telefon açan Roma’daki avukatının ailesiyle renkli bir sokakta yürüyor ve savaşı hiç umursamıyor. Ben böyle mesajların daha vurucu olduğunu düşünüyorum. Filmin böyle ciddi bir konuyu ‘sulu’ bir şekilde işlemesine tepki duyanlar da var tabi ki. Yalnız, genel olarak mesajların topluma hangisi ile daha iyi ulaştığı konusunda iddialı değilim.

Bütün bunların yanında, Mussolini sonrası dönemin İtalya’sında ortaya çıkan yeni gerçekçilik akımının en ünlü temsilcisi Bisiklet Hırsızları (Ladri di Biciclette, solda) filminde yönetmen De Sica, olayları olabildiğince çıplak bir şekilde, izleyicinin bir taraf tutmasını sağlamaktan çok olan bitene ilgisini çekerek anlatıyor yoksulluk-işsizlik sorununu. Pekala bu hikayeyi izleyen birini gözyaşlarına boğabilirdi. Bunun yerine izleyicinin sürekli sorgulamasını sağlayacak şekilde kullanmış kamerasını.

Rosetta (sağda), Dardenne kardeşlerin ödüllü filmi de, Bisiklet hırsızlarında 40 yıl sonra böyle bir yalınlığı hatırlatıyor ve Belçika’daki işsizlik sorununu masaya yatırıyor. Bir genç kızın iş bulabilmek için neler yaptığını, birinci dünyanın kenara atılmış bir bölgesindeki hayatını yine nesnel bir uslüpla önümüze getiriyor. Filmden sonra hükümet Rosetta yasası da denilen, işsizlerin durumunu iyileştirmek üzere bir yasa çıkartıyor. Yalın olduğu kadar güçlü de bir film.

Gelecekte sinema nereye doğru gider pek bir öngörüm yok. Fakat Rosetta’ya altın palmiye veren jüri başkanının dedikleri beni umutlandırıyor: “Yalnızca sinemanın geleceği olduğunu hissettiğimiz şeyi seçtik ve şu anda marjinal olanın gelecekte merkezi bir konuma geleceğini sezdik.” (David Cronenberg’in 24 Mayıs 199 tarihli Libération gazetesindeki demecinden.)


Şubat 09, 2006

Büyümek ve Yaşlanmak

Büyümek ve yaşlanmak arasında önemli bir fark vardır.Bunu temel olarak şöyle açıklayabiliriz (kişinin yaşının sürekli ilerlediğini varsayıyoruz):

Herhangi bir A kümesi üzerinde zihinsel çabasını koruyan ve o kümede birikimini arttırarak ilerleyen kişi, sadece A kümesinin oluşturduğu evrende “büyüyor” demektir.

Yaşlanmayı açıklamak için ise B kümesini kullanalım. Bir kişi B kümesi üzerinde zihinsel çabasına son vermiş/şimdiye kadar zihinsel çaba sarfetmemiş ise, sadece B kümesinin oluşturduğu evrende “yaşlanıyor” demektir.

Bu yazı aslında kolaya kaçmaktır. 30 yaşından sonra aynı konu üzerine daha fazla düşünülmesi dayatılmıştır; ama yine de üniversiteyi bitirmeye yakın düşünülmesi alışılagelmiştir.

Burada sorun, doğru kümelerde büyümektir.

Kasım 01, 2005

Hatıralar Üzerine

İnsan hayatı boyunca pek çok tecrübe yaşar. Bu tecrübelerin akılda yer edenlerine hatıra diyelim. Hatıralar iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. Ama genel olarak hatıra “iyi hatıra” ile özdeştir. İnsanın hatıralarına bakıp “of”, “hey gidi”, “ulan be” gibi ünlemler kullanması genelde ergenlik çağı sonlarına doğru sıklaşır. Hayat boyu artarak devam etmesi kişinin kötümserliği olarak yorumlanabilir. Çünkü bir ademoğlu, sürekli hatıra tazeleme eğilimindeyse gününü yeterince renkli yaşayamıyordur. Benzeri bir şekilde, eğer bir insan hatıralarını düşünme eğilimindeyse, o kişinin zamanı daha renksiz vuku bulur.

Yani hatıraların dozunu ayarlamadaki beceri hayatı net şekilde etkilemektedir.


Paralel mantıkla sürekli albümlere bakmanın, yıllık okumanın, eski arkadaşlarla anı tazelemenin, daha çok, zararı vardır.

Bir insan;

“Gün içinde yaşadıklarına beyin yorduğu süre” < “Geçmişte yaşadıklarına beyin yorduğu süre”

önermesini gerçekliyorsa, pekala intihar edebilir.


(Bir calculus sınavı öncesi, 2002)

Ek: Daha sonra benzer bir temanın, Friedman'ın 'Dünya Düzdür' kitabında olduğunu farkettim. Telif hakkı talep etmeyi düşünmüyorum, ama vallahi şaşırdım:)

Erdem ve Tuna arasındaki muhabbet

30 Temmuz 2003 gece saat 01:10 'dur. İki genç yaz okulunda aynı evde kalmaktadır. Erdem uyumakata (ya da uyurken konuşmakta) dır. Tuna (muhtemelen) tosuyordur, Erdem'in sesini duyup odasına gelir.

Erdem:...bunun verdiği sirat temposuyla bişey çakışçak...yani yakında.
Tuna: Ne zaman?
E:Çakışır yakında.
T:Peki patlar mı?
E:Cık, patlamaz.

Babaannem, dedem ve lacivert spor ayakkabılarım

“Bir insanın entelektüel olabilmesi için üç üniversite bitirmesi gereklidir, yalnız bunlardan birisini dedesi, birisini babası, birisini de kendi bitirecek.” diye bir söz duymuştum. Entelektüelliğin ne olduğunu anlamaya çalıştığım zamanlardı; daha sonra ise umursamadım. Önce babamı düşündüm, durumu fena değildi; adam koskoca 'doktor bey', her ne kadar köyde büyümüş olması onu üniversiteli ortalamadan ayırsa da.


Dedemi düşününceyse iş değişti. Beni her gördüğünde şirin şirin gülen, köyün bıraksanız hepsinin kendisine ait olduğunu iddia edecek kadar hayalci(!) ve yüzünün başka yerinde sakal çıkmadığı için, tıraş olmadığı zamanlarda köyde top sakallı gezen şen bir entel.

Büyüklerle ilişkiler konu olduğunda, saygıda az kusur eden iyi bir çocuk olduğumu düşünürüm hep. Bir ara dedemin babaannemi annesinin evine kadar döverek götürdüğünü öğrenince dedeme sinirlenip köye inadına 3 ay gitmemem dışında. Allah'tan tarih öğretmenim Osmanlıların Doğu Anadolu'da öldürdüğü bir sürü insandan bahsederken, “Her olay o zamanki şartlara göre yorumlanmalı.” demişti de; hem Yavuz Sultan Selim'i hem de dedemi affetmiştim.

Hem düşününce babaannem de az sayılmazdı. Küçükken yaptığım ilk mühendislik uygulamalarından biri, babaannemin en fazla ne kadar sessiz kaldığını ölçmekti. 'Su geçirmez' olduğu iddia edilse de her zaman su geçiren ve ekranında dört rakamdan fazla göremediğim dijital saatimin saniye kısmını kullanıyor ve her zaman babaannemin en uzun sessiz kaldığı süreyi aklımda tutuyordum. Sonuç hala aklımda ve hala inanamıyorum: 5 saniye.(Malum saatte saniyeden küçük birim yoktu.) Aşağı yukarı yarım saat bekledim hem de; ne kadın ama!

Ne zaman köye gitsek, köydeki diğer “kafadar” arkadaşları ile babama ne kadar hasta olduğunu anlatırdı. Babam da babaannemin kanser(!) olmasından kaynaklanan ağrılarını vitaminle çözebilirdi. “Plasebo”nun ne demek olduğunu “Every you every me” diye bir şey duymadan öğrenebilmiştim böylece. Ama hala renkli hapların daha güçlü olduğuna inanma eğilimim olduğunu itiraf etmeliyim.

Köydeki evimiz yüz yılı aşın bir süredir ayakta olan ahşap ağırlıklı bir evdi, tipik bir Karadeniz evi. Okuldaki arkadaşlarıma bu tarihi eserle hep hava atardım; ama dedem ve babaannem Gapçuk Amedin Siliman'ın yaptırdığı betonarme ve sıvaları gözken eve hep özenirlerdi. Bir çocuğun şatosu, onlar için rüzgarı içine alan bir yığıntıydı. Bir gün dedem her sene söylediği şeyi yaptı ve yeni evimize başladı; bu ne yazıkki bir tarihin yıkılmasını gerektirdi. Yerineyse dört katının ikisi yapılmamış, sıvaları kurala uygun olarak gözüken modern köy evi yapılmıştı. Artık babamın futbol oynayabilmek için evden nasıl kaçtığını dinlemez olmuştuk. Romantik bir üslupla bakmaya çalıştığım “bir tarih yıkıldı” konusuna ne dedem ne babaannem, ne de babam üzüldü. Babam, kendi payımıza düşen kata yaptırdığımız dairenin banyosunda ışık ve sıcak su olmasına seviniyor; geniş balkonumuzdaki hamağı ise bütün arkadaşlarına anlatıyordu. Ama bilmiyordu ki dedem onu 4. katta bir odaya kilitlese futbol oynamak için kaçamaz; hatta plastik doğramalı, ses ve ısı yalıtımlı camlar yüzünden onu çağıran arkadaşlarını bile duyamazdı.

Yeni evimizden dedem çok memnundu. Çünkü yeni eve çocuklarının ve torunlarının daha çok geleceğini düşünüyordu. Benzeri dertlerle köye uydu anteni ve 55 ekran bir Vestel bile almıştı. Ben de bu sayade uzaktan kumandalardaki renkli düğmelerin dedem ve özellikle babaannem gibi pratik yaşlılar için ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Uydu kurulu bir sistemde istediği kanala en kısa zamanda ulaşan kişi, büyük ihtimalle babaannemdi.

Onun bu pratikliğini pek çok yerde görebilirdiniz. Örneğin pancar çorbasındaki pancarlar, bahçeden koparıldıktan sonra en fazla üç kere bölünüp kaşıktan daha büyük olarak önünüze sürülebilirdi. Babaannemin yaptığı, hatırladığım ilk pancar çorbasını içtiğimde bunu onun tarzı sanmış ve anneme, “Niye pancarları bu kadar küçük doğruyorsun?” diye sormuştum. O da, “Daha rahat ye diye.” demişti. Mantıklıydı.

Yeni evimizin inşaat görüntüsü pek biteceğe benzemiyor. Hem sıva ve tuğlalarıyla birleşince yeni nesil köy mimarisine hizmet de ediyor sayılabilir. Biz de, daha çok babamın fotoğraf çekme merakından, pek çok görüntüyü kaydediyor ve mimari gelişime dökümantasyon hizmeti veriyoruz.

Bu fotoğraflardan biri, sanırım hayatımda çektirdiğim en güzel fotoğraf. (Aşağıda) Dedem fotoğrafa son anda girmiş gibi ve yüzünde o şeker gülümsemesi. Babaannem yine bıkkın ama fotoğraf çektirdiği için yüzünde varsayılan bir gülümseme. Benimse o sıra moda olan , “boya lekeli” görünen bir tişört, kardeşimin verdiği kolyem ve sezon sonundan yirmi üç milyona aldığım ispanyol paça kotum var üzerimde. Ama bu fotoğrafa ne zaman baksam aklım ayaklarıma gidiyor.
Ülkealan'dan binbir pazarlıkla alıp, iyi pazarlık yaptığımı düşündüğüm için kendimle gurur duyarak giydiğim ayakkabım. Onları kaybetmek beni çok üzmüştü.


Babaannemin ayağında ise lastikler doğal olarak. Çünkü Ülkealan'da satılan hemen her şey ilgisi dışında.

İnsanın büyüklerini sevme grafiği 0-18 yaş arası oldukça değişken, yer yer sinüsoidal bir yol izleyebilir. Lakin bir yerden sonra onları çok seversiniz. Tabi kariyeriniz için onlarla görüşmeyi feda etmeniz gerekecektir. Bu oldukça normaldir. O yüzden hepinizin, benim yaptığım gibi bir fotoğraf çektirip odanızda arasıra görebileceğiniz bir yere koymanızda fayda vardır. Gönül isterki pek çok anlamı olan o fotoğrafta, bir lacivert ayakkabıya takılacak kadar hesapçı olmayın. Ama insan işte...

Baslangic

Boyle seylere baslayan insanlarin (blog olusturmak gibi) hep geceleri basladigini, ya da geceleri baslamaya karar verdiklerini dusunurum.

Ben de oyle yaptim.