Temmuz 07, 2009
Choose & Leave
Emir kipinde iki şiirsel pasaj. 
Nisan 24, 2009
Bay Sommer'le Çocuk Bayramı
İş yaşamına başladıktan sonra değişen pek çok şeyden biri de kitaplara olan yaklaşımım oldu. Daha az kitap okumaktan bahsetmiyorum; kitaplara bakışımın değişmesinden bahsediyorum. Eskiden kitap okumayı içten içe bir zorunluluk olarak değerlendirirdim. (Bunu yeni yeni anlıyorum.) Şimdiyse tamamen eğlenmek için okuyorum. Kafa boşaltmak için triller okumaya bile başladım.
Bugün tatil sayesindeki boş zamanımda canım güzel bir kitap çekti. Kendi kitaplarımı okumak istemedim. Yan odaya gittiğimde Selim’le Aykut elime Patrick Süskind’in Bay Sommer’in Öyküsü diye bir kitabını tutuşturdu. Odama geçtim ve nerdeyse bir nefeste okudum. Kitap oldukça kısa, o yüzden çabuk okunabiliyor. Tabi bir nefeste okuyabilmek için sevmek de gerekiyor. Kitabın girişine bayıldım, şöyle başlamış yazar:
“Daha ağaca çıktığım yaşlardaydı – çok, çok zaman geçti aradan, nice yıllar, onyıllar; boyum bir metrenin azıcık üstündeydi, yirmi sekiz numara ayakkabı giyiyordum ve uçacak kadar hafiftim – hayır, yalan değil, o zamanlar gerçekten uçabiliyordum – ya da en azından, ramak kalmıştı uçmama…
(…)
Ağaca çıkma konusunda da buna benziyordu durum: Tırmanmak hiç de güç değildi. Dalları hemen önünde görüyordu insan, eliyle dokunup kalınlıklarını sınayabiliyordu, kavrayıp kendini yukarı çekmeden önce. Ama aşağı inerken hiçbir şey görmüyordu göz; insanın az-çok körleşmesine, ayağıyla aşağıdaki dallarda basacak sağlam bir yer bulmaya çabalaması gerekiyordu, çoğu zaman da o yer sağlam çıkmıyordu işte, çürük ya da kaygan oluyor, ya ayak kayıyor ya da dal kırılıyordu; bu arada iki eliyle bir dala sıkı sıkı sarılmayan da yere taş gibi düşüyordu, düşme yasası denen, İtalyan bilgini Galileo Galilei’nin neredeyse dört yüzyıl önce keşfettiği ve hala geçerli olan ilkeler uyarınca.
En kötü düşüşüm aynı o yıl, okula başladığım yıl oldu. Bir köknarın dört buçuk metre yüksek bir yerinden gerçekleşti ve Galilei’nin, düşme yolu eşittir yerküre ivmesiyle zamanın karesinin çarpımının yarısı, diyen düşme yasasına tıpatıp uydu; sonuç olarak da tastamam 0.9578262 saniye sürdü. Aşırı kısa bir zamandır bu. Yüz yirmi birden yüz yirmi ikiye saymak için gerekenden kısa, hatta, ‘yüz yirmi bir’ sayısını söyleyemeyecek kadar kısa! O kadar inanılmaz bir hızla oldu ki bu iş, ne kollarımı açabildim, ne paltomun düğmelerini çözüp paraşüt olarak kullanabildim, bırakın onu, aslında uçabileceğime göre düşmeme hiç mi hiç gerek olmadığı bile aklıma gelmedi…”
Böyle güzel bir çeviri akıp gidiyor.
Bay Sommer’in sonu Beyaz Mantolu Adam’ın sonuna oldukça benzediği için bu kitapları aklımda yakın yerlere yazdım. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ıyla Camus’nun Yabancı’sını yakın yerlere yazdığım gibi.
Kitabı okurken bu naif üslup bana Fransız filmlerini de hatırlattı. Patrick Süskind’in Alman olduğunu öğrenince biraz şaşırdım hatta. Ama sonra – Wikipedia’mız sağolsun – yazarın üniversiteden sonra Fransa’da yaşamış olduğunu öğrendim.
Çok karışık bir yazı oldu yine, ama Türkiye'de Fransız üslubuyla film çeken Reha Erdem’in Korkuyorum Anne’sinden bir bölümle bitirmek istiyorum:
“İnsanlar ikiye ayrılır.
Eğri basanlar, doğru basanlar...
Eğri basanlar bel ağrısından kurtulamazlar. Beli ağrıyanın gövdesi ve başı rahat olmaz. Başı rahat olmayan da hayatta doğruyu bulamaz. hep doğru basmaya gayret edeceksin, hep…
Kadınlar ikiye ayrılır.
İnce belliler, kalın belliler...
İnce belliler kendi içinde gene ikiye ayrılır.
İnce belinden yakınanlar, ince belinden memnun olanlar...
Kalın belliler de gene ikiye ayrılır. Kalın belini beğenmeyenler ve kalın belinden şikayeti olmayanlar...
Şimdi belinden yakınan ve memnun olmayanlara nasıl dikersen dik hiçbir elbise yakışmaz. insanlarla uğraşmak zordur.
Erkekler ikiye ayrılır.
Sevdiklerine verdikleri hediyeleri sonradan geri isteyenler ve istemeyenler... İkiye
Askerliğini yapanlar, yapmayanlar...
Sünnet olanlar, olmayanlar...
Annesi olmayanlar, babasını hatırlamayanlar...”
Sevgiler...
(Notlar: Bu filmin senaryosuyla Altın Portakal'da En İyi Senaryo ödülünü almış, Nilüfer Güngörmüş Erdem ve Reha Erdem çifti. Bir de Korkuyorum Anne senaryosundan alıntı yaptığım bölümü Orkan’ın Facebook’undan aldım :) )
Ocak 01, 2009
Sonbahar

Yeni yılın ilk günü, trafiksiz yollarda Taksim’e kolayca ulaşıp güzel bir çorba içtikten sonra, vizyondan çıkmadan önce Sonbahar’a gidebildim. Böyle filmleri görünce ve Türkiye’de çekildiğini bilince mutlu oluyorum.
Birkaç hafta önce, beğenirim umuduyla Issız Adam’a gitmiş ve sinir olmuştum. Bir sürü klişeyi arka arkaya koyunca ne bir senaryo ne de bir film oluyor. Filmin kötü olmasında da bir sorun yok, ama yönetmenin tamamen duygu sömürüsü üzerinden gitmesi, bir daha bir Çağan Irmak filmine gitmeyeceğimi garantiledi. Sonra Beyaz Melek’i aldım, bu sefer gündemi takip edebilmek için. Yorum yapmaya bile değecek bir film değil. Alakasız bir kovalamaca sahnesiyle başlayıp yine sömürü üzerinden kurgulanmış bir film.
Çok sinemaya gidemiyorum İstanbul’da, ama yeni yıla bir filmle başlamak oldukça keyifli oldu. Hele bu film bir de uzun zamandır izlediğim en güzel film olunca. Filme başlarkenki otobüs yolculuğu ve kahramanın otobüsten kıyıya vuran dalgaları izlemesi oldukça tanıdık bir görüntüydü benim için. Bu tanıdıklık ve Karadeniz’i özlemem bir yana, film boyunca yönetmen, hiçbir abartıya kaçmadan hikayeyi içine işletiyor insanın. Çok samimi ve gerçek hissi uyandırıyor film. Böylece film izlediğinizi unutuyorsunuz.
Sürekli üslup üzerinden konuştum filmler hakkında, Sonbahar’ın yakın geçmişe dair de büyük sözleri var, kimsenin gözüne sokmadan, oldukça insani bir açıdan. İzlemek gerek derim…
Eylül 20, 2008
Bir konser üzerinden kısa müzik tarihim: Eski açık Metallica desene…
Orta okuldayken adını ilk defa duyduğum, ön sırada oturan saçları her zaman hepimizden uzun arkadaşımın kafasını sıraya vurarak dinlediği bir grup vardı. Çocukla pek hoşlaşmazdım, dolayısıyla Metallica’yla da. Daha az eğitilmiştim ama daha nesnel değildim vallahi. Sonra liseye büyük şehre gittim, Türkiye’nin her yerinden ve bolca İzmir’den insanların olduğu bir yatılı okulda ikamet etmenin verdiği kültürel zenginliklerden biri de, karşı odamdaki gri renkli ve tek kasetçalarlı bir teypte duyduğum “Nothing Else Matters” idi. Sözlerini çok anlamadım, ama melodi ilgimi çekmiş ki usulca odaya dalıverdim. Elimde sütümle bir miktar şarkıyı dinledikten sonra arkasından “Unforgiven” geldi. Vay anasını dedim, bu da ne ola ki? Ön yargılarım biraz kırılmıştı.
Ordu’dayken yabancı müzik dinleyeceğim diye doldurttuğum ya da arkadaşlarımdan çektiğim karışık kasetlerdeki kadar biliyordum yabancı müziği. Bir de bir ara, yine o gri renkli teybin bizim evde olanından TRT3 olması kuvvetle muhtemel bir kanalda yabancı müzik dinler, İngilizce hocamın “toplu alınca ucuz oluyo” diyerek abone olmamı sağladığı Newsweek’ten öğrendiğim kelimeleri radyoda duyunca sevinirdim. (O vakitler, müzikteki yerli ve yabancı ayrımını çok

önemserdim.) Büyük şehirdeki yatılı okula gidince de, akşam etütlerinde Capital Radio’da Lady Speed Stick Top Ten Hit List’i dinler ve Blue Jean alırdım. Sonra birden dinlediğim şeyler değişmeye başladı. Önce Blue Jean almayı bıraktım, ki bu dergiyi almayı bırakmamın sebebi büyük oranda kendisidir. Önce iki tane Monsters of Rock albümü ve sonra da bir Metallica özel eki verdi. (Nitekim o sıralar Metallica İstanbul’a konser vermeye geliyordu.) Zaten hafif hafif kulağıma Metallica çalınmaya başlamıştı, bir de CD çalar edinmiştim. E tabi bir de sokaklarda satılan korsan CD’leri unutmamak lazım. Bütün bunlar birleşince, pek göstermesem de ortalama bir Metallica’cı oluverdim. Bir sürü şarkısını ezbere biliyor ve ergenlik çağımın sıkıntılarıyla sevinçlerine bu grubu ortak ediyordum.
Sonra, yine o korsan CD’ler sağ olsun, bir sürü rock müzik grubu öğrendim. Bu grupları öğrendikçe öğrendim ki, bir sürü adam Metallica’yı ciddiye almazmış, grup artık eski havasında değilmiş, onların yaptığı da müzik miymiş… Bu eleştirilere o zaman da şimdi de bir anlam veremedim. Ve asla eleştirenlere sesimi de çıkarmadım, müzik konusunda pek iddiam yoktu zaten; hala da yok.
Sonra üniversiteye geldim. Lisenin sonlarından itibaren alternatif rock diye bir şey vardı ve hepimiz onlardan dinliyorduk. Birkaç sene doğru düzgün Metallica dinlemedim. Hoş, dinlediğim şeyleri yine büyük oranda yeni öğreniyordum. Muse’ün çok popüler olduğu, Placebo’nun kendiği tekrar ettiği ve Radyo ODTÜ’nün ikide birde “This is how you remind me” çaldığı zamanlardı.
Bu kadar zamanda sık sık dinlemeyi hiç bırakmadığım tek grup Pink Floyd’du. Sanırım Pink Floyd’u sürekli dinleyen bir sürü insan tanıyorum; hatta şimdi düşününce, İngilizce derslerinde Pink Floyd sunumu yapan üç arkadaşımı da sayabilirim. Haliyle kendimden de, kimsenin dinlemediği bir grubu çok tutan bir profil beklemiyorum zaten. Bu kadar çok Pink Floyd sever bir araya gelince, “abi kaç sene oldu neden hala böyle bir grup yok” sorusu da acayip popüler olageliyor. Bu soruya yıllar içinde değişen “abi ne varsa eskilerde var”, “ben zaten geç doğmuşum”, “Radiohead’le Nirvana da var abi”, “artık insanlar üretmiyor, hemencecik tüketiyor” ve “post-modernizm bizi böyle etti” gibi bir sürü yanıt verildi. Belki şu kadar çalışmayıp iki gram okusam, daha değişik yorumlar da yaparım. (Bahanem hazır!) Ama bu yorumlar içerisinde benim için en doğrularından biri, Pink Floyd’un sözlerinin ve melodisinin sıradan aşk şarkılarına benzememesidir. Geçen Pazar Ali Sami Yen’de huşu ve coşku içinde Metallica’yı dinlerken, Pink Floyd’la aralarında böyle bir benzerlik olduğunu fark ettim. Metallica da sıradan aşk şarkısı yapmıyordu. Zaten Metallica konserine gitmemin en önemli sebebi de Roger Waters’tır. 2006’da İstanbul’a geldiğinde, “geçti artık bu adamdan” diyerek gitmeye hiç yeltenmemiştim. Sonra giden herkes ballandıra ballandıra anlatınca, hayatımda iz bırakan bir grup gelirse mutlaka gidecem tutmayın beni, diyerek kendime söz verdim.
Pazar günü stada yakın bir yerdeydim ve bir sürü adam sabahtan beri sıradaydı. Bense, bırakın sıraya girmeyi, bir taraflarım rahat etsin diye VIP biletleri tükendiği için numaralıdan bilet almıştım. Akşam yedi gibi stada girip, iki buçukta girenlerin yanına oturmamız sanırım çok adil olmadı; ama bizi çok mutlu etti.
Konsere gidecek kitlenin tutumu Mecidiyeköy’deki marketlerde soğuk bira bulunamamasıyla kendini hafiften açığa veriyordu zaten de, sonuçta vuku bulan kitle inanılmazdı. Böyle bir seyirciyi bir daha bulabilir miyim bilmiyorum. İçeri girdiğimizde Pentagram’la coşuyorduk. Sonra Pentegram sahneden indi ama coşkudan hiçbir şey kaybolmadı. ODTÜ şenliklerindeki kim çıkarsa çıksın her daim coşkun kitle geldi aklıma. Yerel alt gruptan sonra çıkan global alt grup Down çıktı. Daha sonra bu gruba hasta olan adamlarla tanıştıysam da, konser sırasında çevremde pek takdir edeni göremedim. Asıl sonra seyirci sahneye çıktı ve Metallica sahneden inene kadar da inmedi. Bir Meksika dalgası başladı önce. Kaç tur döndü hatırlamıyorum ama kimsenin yerinde durmaya niyetli olmadığının bir başka göstergesiydi. Sonra “Metallica oley” tezahüratı başladı. Ve en son grubun sahneye çıkmasına yakın “Alemin kralı geliyor” sesleriyle inledi Sami Yen. Ne de olsa bu ülkede pek çok kişi, önce futbol seyircisi, daha sonra Metallica, Serdar Ortaç, vb. hayranıydı. Bu konseri benim için unutulmaz yapan şey kesinlikle seyirciydi.
Konser atmosfere uygun olarak son derece coşkulu başladı. Grubun yeni şarkılarından çalmayacaklarını öğrendiğimde oldukça rahatlamıştım, ama kendimden beklediğim performansı göremedim. Pek çok şarkıyı tam hatırlayamadım. Fade to Black’i unuttuğuma ise çok şaşırdım. Pek bir şeye benzemeyen efektler sadece ufak birer renk oldu o gece. Ama bir Master of Puppets vardı ki, hayatım boyunca unutmam imkansız. Bütün stad bir ağızdan haykırıyordu: Come crawlin faster, obey your master… sanırım ortalarıydı konserin ve bence doruk noktasıydı.
Konserden çıktığımızda hepimiz efsane bir konser yaşadığımızı biliyorduk. Umarım bu kadar güzel başka bir konsere gidebilirim. Kötümserliği sevmem tabi, ama şu anki müzik tercihlerime bakılırsa çok da imkanlı görünmüyor.
Nisan 22, 2006
Yalınlık ve Mesaj (Dört film üzerinden bakış)
Hotel Ruanda (Hotel Rwanda)’yı izlemeden önce kime sorsam ‘çok güzel film’ dedi. (Malumdur ki filmler hakkındaki eleştirilerimiz ‘çok güzel, ben beğendim, bence sinemaya gitmeye değmez’ gibi kısa cümleciklerle sınırlı genelde.) Sanırım, Belçikalıların bir halkı nasıl böldüğünü ve sonrasındaki olayları ibretle izlemek, hepimizde olduğu gibi, insani bir eleştirellik katıyordu bir süreliğine. Bu bakış açısını kazanmak -kısa süreli farkındalık- bir nevi rahatlama, ‘iyi insan’ olma duygusunu sağlıyordu.
Ben filmi beğenmedim. Çünkü filmde her türlü ayıp izleyicinin gözünün içine sokuluyor. Olduğu gibi değil, abartarak aktardıklarını düşünüyorum. Bu abartma havası, olayların ciddiyetini farketmemi engellemediyse de, filmle duygusal bir bağ kurmamı engelledi.

Benzeri bir savaş durumu Benini’nin ‘Kar ve Kaplan’ (La Tigre et la Neve) filminde de işleniyor. Orada da şaşkın bir aşık karısını kurtarmaya çalışırken verilen mesajlar hep arka planda. Örneğin kahramanımız Attilio Irak’ta bombaların arasındayken, ona telefon açan Roma’daki avukatının ailesiyle renkli bir sokakta yürüyor ve savaşı hiç umursamıyor. Ben böyle mesajların daha vurucu olduğunu düşünüyorum. Filmin böyle ciddi bir konuyu ‘sulu’ bir şekilde işlemesine tepki duyanlar da var tabi ki. Yalnız, genel olarak mesajların topluma hangisi ile daha iyi ulaştığı konusunda iddialı değilim.
Bütün bunların yanında, Mussolini sonrası dönemin İtalya’sında ortaya çıkan yeni-gerçekçilik akımının en ünlü temsilcisi Bisiklet Hırsızları (Ladri di Biciclette, solda) filminde yönetmen De Sica, olayları olabildiğince çıplak bir şekilde, izleyicinin bir

taraf tutmasını sağlamaktan çok olan bitene ilgisini çekerek anlatıyor yoksulluk-işsizlik sorununu. Pekala bu hikayeyi izleyen birini gözyaşlarına boğabilirdi. Bunun yerine izleyicinin sürekli sorgulamasını sağlayacak şekilde kullanmış kamerasını.
Rosetta (sağda), Dardenne kardeşlerin ödüllü filmi de, Bisiklet hırsızlarında 40 yıl sonra böyle bir yalınlığı hatırlatıyor ve Belçika’daki işsizlik sorununu masaya yatırıyor. Bir genç kızın iş bulabilmek için neler yaptığını, birinci dünyanın kenara atılmış bir bölgesindeki hayatını yine nesnel bir uslüpla önümüze getiriyor. Filmden sonra hükümet Rosetta yasası da denilen, işsizlerin durumunu iyileştirmek üzere bir yasa çıkartıyor. Yalın olduğu kadar güçlü de bir film.
Gelecekte sinema nereye doğru gider pek bir öngörüm yok. Fakat Rosetta’ya altın palmiye veren jüri başkanının dedikleri beni umutlandırıyor: “Yalnızca sinemanın geleceği olduğunu hissettiğimiz şeyi seçtik ve şu anda marjinal olanın gelecekte merkezi bir konuma geleceğini sezdik.” (David Cronenberg’in 24 Mayıs 199 tarihli Libération gazetesindeki demecinden.)
Kasım 01, 2005
Hatıralar Üzerine
İnsan hayatı boyunca pek çok tecrübe yaşar. Bu tecrübelerin akılda yer edenlerine hatıra diyelim. Hatıralar iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. Ama genel olarak hatıra “iyi hatıra” ile özdeştir. İnsanın hatıralarına bakıp “of”, “hey gidi”, “ulan be” gibi ünlemler kullanması genelde ergenlik çağı sonlarına doğru sıklaşır. Hayat boyu artarak devam etmesi kişinin kötümserliği olarak yorumlanabilir. Çünkü bir ademoğlu, sürekli hatıra tazeleme eğilimindeyse gününü yeterince renkli yaşayamıyordur. Benzeri bir şekilde, eğer bir insan hatıralarını düşünme eğilimindeyse, o kişinin zamanı daha renksiz vuku bulur. Yani hatıraların dozunu ayarlamadaki beceri hayatı net şekilde etkilemektedir.
Paralel mantıkla sürekli albümlere bakmanın, yıllık okumanın, eski arkadaşlarla anı tazelemenin, daha çok, zararı vardır.
Bir insan;
“Gün içinde yaşadıklarına beyin yorduğu süre” < “Geçmişte yaşadıklarına beyin yorduğu süre”
önermesini gerçekliyorsa, pekala intihar edebilir.
(Bir calculus sınavı öncesi, 2002)
Ek: Daha sonra benzer bir temanın, Friedman'ın 'Dünya Düzdür' kitabında olduğunu farkettim. Telif hakkı talep etmeyi düşünmüyorum :)